Hülya KALYONCUTarih Kokulu Budapeşte...

İki sene önce gittiğimiz Budapeşte’den güzel duygularla ayrılınca, çok sevgili aile dostumuz Ebru Hanımımız özel bir Budapeşte gezisi yapılacağını söyleyince biz de katılmaya karar verdik hemen. Başbakan H.E Zsolt Semjen, eski Cumhurbaşkanı H.E Paul Schmitt, Budapeşte Valisi ve Macaristan Büyükelçisi H.E Gabor Kiss ve eşi ile yemek programları da düzenlenen, biraz da formal bir gezi olacaktı bu gezi. Gezinin formal olması ise topuklu ayakkabıların ve döpyeslerin de bavula girmesi demekti ama yine de geziye gitmemize engel olamazdı bu. Büyük bir heyecanla hazırlandık ve çıktık yollara.

Grubumuzla yaptığımız kısa ve eğlenceli bir yolculuktan sonra Liszt Ferenc Havaalanı'na geldiğimizde, tarih kokan bu pırıl pırıl şehri yeniden görebileceğim için çok mutluydum. Hava da pırıl pırıl, tam da bahar havasıydı. Otelimizi zaten biliyordum. Daha önce de burada kalmıştık. Şehrin en önemli Art Nouveau yapılarından biriydi Gresham Palace. Günümüzde ise The Four Seasons Oteli olarak kullanılıyor. Yapı, Roosvelt meydanının tam karşısında yer alıyor. Dış cephesi oldukça sade ancak iç mimari detayları ise ince bir zevkin ürünü. 1907’de dönemin Art Nouveau- Sezession sanat anlayışı ile Gresham Hayat Sigortası Şirketi tarafından yaptırılmış. Arka girişinde, tavus kuşu motifli güzel ferforje bir kapı Sezession Dönemi'nin sembollerinden biri sayılıyor. Beş yıldızlı bu otelimiz tam bana göre doğrusu, şık, asil ve huzur dolu. Özellikle bir porselen uzmanı olarak en sevdiğim porselenlerden Macar Herend Porselenleri ile burada geçirilen beş çayı saatlerinin nasıl da keyifli olduğunu hatırlıyorum. Daha önceki seyahat anılarımda hafızamda çok canlı duruyor. Yol boyunca aklımda olan tek şey de, bir an önce bu muhteşem fincanlardan içeceğim mis kokulu kahveme kavuşmak oldu.

Gezimize başlamadan önce kısaca Budapeşte’den söz etmek istiyorum: Bölgedeki ilk yerleşimler M.Ö 400 yıllarında İskit ve Kelt’lere değin uzanıyor. M.S 1. yüzyılda Romalılar bölgeyi Pannoia Eyaleti olarak imparatorluklarına bağlamışlar. Hunlar, Gotlar, Lombardlar ve Avarlar'dan sonra 896 yılında Macarlar bölgeye yayılarak Macar Devleti'nin temellerini atmışlar.

Şehir Tuna Nehri'nin iki yakasındaki Budin, Peşte ve Buda'nın kuzeyindeki Obuda şehirlerinin 1873'te birleşmesiyle oluşmuş. Macaristan'ın başkenti ve Berlin’den sonra Orta Avrupa’nın en büyük ikinci şehri. Eskiden ekonominin merkezi Buda iken 19. yüzyıldan itibaren ticaret etkinlikleri Peşte’ye kaymış ve bugün, büyük bankalar, ülkedeki yabancı şirketlerin çoğu ve en güzel mağazalar Peşte’nin Belvaros semtinde.

Şehir merkezine doğru yaklaşırken Tuna nehri üzerinde gördüğümüz köprüler, nehir boyunca aynı kotta ve bir düzen içerisinde inşa edilmiş klasik cepheli binalar, oya gibi işlenmiş dış cephesi ile Parlamento Binası, aralardan yükselen görkemli kubbeler tam da anılarımda kaldığı gibiydiler. Asil, kişilikli, zarif ve aynı zamanda mütevazi. Sanırım bu şehri o yüzden seviyorum. Binalar tüm görkemlerine rağmen size tepeden bakmıyor, kendinizi küçük ve önemsiz hissettirmiyorsunuz. Prag’da da aynı duyguları hissetmiştim. Evet, New York gibi herşeyin kocaman olduğu şehirleri de sevmiyor değilim ama bu tip şehirler ruhuma daha yakın, sanki diye düşündüm. Karar vermiştim, Budapeşte’yi gerçekten seviyordum..

 Bizi havaalanından alan ve üç gün boyunca bizimle olacak olan otobüsümüzle ilerlerken her zaman yaptığım gibi hemen etrafımı incelemeye koyuldum. Rehberimiz Convinus Üniversitesi doktora öğrencisi Peter’ın söylediği hiç bir detayı kaçırmak istemiyordum. Evet nihayet turumuz başlamıştı.

Üzerinden geçtiğimiz Zincirli Asma Köprü, 1839-49 arasında Kont Szechenyi’nin katkıları ile yapılmış. Saygı değer Kont, zengin ailesinin maddi imkanlarını da kullanarak kentin pek çok yerine damgasını vurmuş. Tasarımı İngiliz William Tierney Clark’a ait olan köprü gerçekten de son derece ihtişamlı.

1897-1903 tarihlerinde yapıldığında dünyanın en uzun asma köprüsü olan Elisabeth Köprüsü,  1872 yılında yapılan Margit Köprüsü nehir üzerinde yer alan diğer köprüler.

Şehirde beni etkileyen bir diğer husus hepimizin bildiği gibi 1526 Mohaç Meydan Muharebesi’nden itibaren şehrin uzun yıllar Osmanlı hakimiyetinde kalmış olması. Aslında 16.yüzyıl yapımı Arslan Paşa Hamamı ve Rudas Hamamı ve Gül Baba’ya ait türbe dışında başka bir eser kalmamış ne yazıkki. Ancak yine de Osmanlı'nın buralardan geçtiğini bilmek beni çok heyecanlandırıyor doğrusu.

Gezimizin ilk günü en formal olacak günümüzdü ve ilk programımız Parlamento Binası’nda Deputy Prime Minister H.E Zsolt Semjén ile alacağımız öğle yemeğimiz ile gerçekleşecekti. Takım kıyafetlerimiz ve topuklularımız giyilmiştik ve burada neler yaşayacağımız konusunda hepimiz merak içerisinde, büyük bir heyecanla bekliyorduk. Ülkenin en büyük binası olan Parlamento Binası Peşte’de, Tuna Nehri kıyısında yer alıyor ve  1885-1902 yılları arasında inşa edilmiş Neo-Gotik yapı 268 metre uzunluğunda, 96 metre yüksekliğinde. Macaristan Ulusal Meclisi’nin oturumlarına ev sahipliği yapan görkemli yapı, din ve devlet işleri arasındaki dengeyi sembolize etmesi için Aziz Stefan Bazilikası ile aynı yükseklikte tasarlanmış. Parlamento binasının dış cephesi gerçekten büyüleyici. Özellikle karşı kıyıdan binanın bütününe baktığınız zaman defalarca bakmak istiyorsunuz.

Süslemelerinde 40 kilogram altının kullanıldığı binanın 18 bin metrekarelik alanının büyük kısmını kaplayan 691 odasını 233 heykel süslüyor. Binanın en dikkat çekici kısımlarını kubbesi, Kubbeli Salon, Ulusal Meclis Salonu, Goblenli Salon ve Kongre Salonu oluşturuyor. Korint stili sütunları, yaldızlı süslemeleri, tavan boyamaları ile kraliyet hazinesi ve Macarlar’ın Hıristiyanlığı kabulü sonrası Papa tarafından gönderilen haç, dikkat çeken diğer detayları.

Goblenli Salon’da bizim için hazırlanan özel yemekte Başbakan ile buluştuk. Burada bizleri bekleyen esas sürpriz duvarda asılı Goblenli halının, Macarlar'ın Türkler'in Hun soyundan devam ettiğini resmeden bir sahneyi içermesi idi. Halıda, Macarların ilk hükümdarı Prens Arpad ile emrindeki yedi Macar önderi bir barış anlaşmasını imzalarken tasvir edilmişler. Halıyı uzun uzun inceledikten ve Başbakan’ın bizlere yaptığı konuşmayı dinledikten sonra yine bizim için yapılan özel bir turla bina gezildi. Gerçekten çok keyifliydi bu binada olmak. Daha önce yine resmi bir organizasyon için gittiğim TBMM’de olmakla aynı hissi veriyordu sanki. Bir ülkenin yönetildiği bir sistemin içinde bulunmak insana kendini özel hissettiriyor sanki. Aynı duyguyu Londra’da Parlamento Binası içinde de hissetmiştim. Politikayla zaten ilgiliyim, politikacı olmalıydım diye düşündüm.

 Kubbeli Salon’a geldiğimiz zaman da bizi başka bir sürpriz karşılamıştı. İhtişamlı kubbenin tam merkezinde bir camekan içerisinde sergilenen bir taç duruyordu ve etrafı kendinden son derece emin, atletik Macar askerleri ile çevriliydi. Sade bir taç olan Arpad Tacı’nın Macarlar için sembolik anlamı oldukça büyük. Göçebe Macar kabileleri Rusya’nın Ural bölgesinden gelerek M.S 896 yılında Pannonia’ya yerleştiklerinde bir iç çekişme döneminden sonra Arpad önder olarak seçilmiş, halkı adına ilk Hıristiyanlığı kabul eden kişi ise oğlu I. Istvan olmuştu. Istvan, Macar halkının ilk taçlı kralı idi. Dolayısı ile bu taç Macar Kralları'nın meşhur tacı Arpad Tacı idi. İnci ve minelerle bezeli olan bu altın taç var olan iki taç birleştirilerek yaratılmıştı. Alttaki Bizans tacı Yunan tacı, üstteki de Latin tacı adı ile anılıyordu. Taç Macar askerlerin nöbet devir merasimleri ile korunuyordu. Biz de tam da bu merasime denk gelmiştik. Dolmabahçe’de ulu Atamızı bekleyen askerleri hatırlatmıştı. Çok duygulanmıştım. Resim çekmek istedik ama ne yazıkki görevliler tarafından yasak olduğuna dair uyarıldık.

Neyse gezimize dönersek; sırada Váci Street ve Vörösmarty Square’da bir tur vardı. Vaci Street, güzel bir yaya caddesi. İki tarafta eski güzel günlerden kalan koruma altında şahane yapıları var. Art Nouveau’nun bu bölgede müthiş uygulamaları göze çarpıyor. Ünlü Zsolnay Porselen Fabrikası'nın renkli sırlı kiremitleri de cephe ve çatılarda bol bol kullanılmış. Tabii benim için bu porselen örneklerini yapılarda görmek yine büyük bir mutluluk. Ünlü mobilya tasarımcı ve yapımcısı Thonet’in evi, mavi sırlı cephe dekorasyonu ile müthiş görünüyor. 1905’de açılan Philantia çiçekçisi hala aynı mekanda hizmet veriyor.

Daha sonraki durağımız ise, otelimize yürüme mesafesindeki Aziz Stefan Bazilikası idi.Parlamento Binası inşa edilinceye kadar 96 metre yüksekliğindeki kubbesi sayesinde kentin en yüksek binası olarak anılan bazilika, 1851 yılında inşa edilmeye başlanmış ancak kubbesinde meydana gelen çöküntü yüzünden yapım süreci durdurulmuş. Jozsef Hilfd tarafından yapılan dini yapının inşa sürecini, usta mimar 1867’de vefat edince Opera Binası’nda da imzası olan Miklos Ybl üstlenmiş ve yapıya Rönesans unsurları eklemiş. Bazilika en nihayet 1905 yılında üçüncü mimar Jozsef Kauser tarafından tamamlanmış. Bazilikanın  hazine bölümünde bugün, adını aldığı Macar Kralı'nın kutsal sayılan sağ eli de dâhil olmak üzere pek çok dini eşya sergileniyor.

Her ne kadar şu ana kadar yaşadıklarımızdan son derece mutlu olsakta yorulmuştuk ve biraz dinlenmeyi hak etmiştik. Güzel otelimize gelince Herend Porselenleri ile kanepeler eşliğinde sunulan çay ikramlarımızı almak üzere otelin cafe’sinde buluşmak üzere sözleştik. Keyifli bir beş çayından sonra akşam konserine hazırlanmak üzere odalarımıza dinlenmeye çıktık.

Daha sonra Limited Edition Concert in Papp László Sportaréna’da Seven konserini izlemeye gittik. Sanatçıların hepsi hem sesleri, hem de çaldıkları enstrümanlar ile son derece yetenekli, inanılma zsanatçılardı. GrupMacaristan’ın en meşhur sanatçılarından oluşan bir grupmuş. Tek sorun tüm şarkıları Macarca söylemeleriydi ve ne yazıkki hiç birşey anlamamıştık ama yine de son derece keyif almıştık.

İkinci günümüz şehirden yaklaşık 1.30 saat uzaklıktaki Veszprem şehri yakınlarında bulunan Herend Porselen Fabrikasın’da geçti. Bir porselen uzmanı olarak bu fabrikada bulunmak benim için son derece heyecan veren bir şeydi. Yerimde duramıyor, fabrikaya ait her bir detayı görmek istiyordum. Avrupa’da Meissen, Dresden, Hoescht, Sevres, Delfware gibi markaların fabrikalarında bulunmuş olmama rağmen ilk kez Herend’e geliyordum. Fabrikanın müdürüyle porselen kitabım hakkında yaptığımız hoş bir sohbetten sonra burada da keyifle Herend porselenleri ile sunulan güzel kahvemizi içtik ve fabrikanın satış mağazasına daldık. Evet, resmen dalmıştık. Çünkü grubun hanımlarının çoğunluğu bu geziye zaten bu porselenlerden almak için gelmişti ve anlayacağınız gibi yaptığımız alış verişler ile sonuç olarak günümüzü tümü ile burada tamamlamış olduk ve ne yazıkki müze kısmını gezme fırsatımız bile kalmamıştı.

Yeri gelmişken Herend Porselen Fabrikası, Herend’de 1826 yılında Vince Stingl adında bir tüccar tarafından kurulmuş.  Çok az bir sermaye ile kurulmuş olmasına rağmen kısa sürede tanınmaya başlamış ve Macarlar'ın beyaz altın diye adlandırdıkları el yapımı porselenleri ülkenin kaderini değiştirir gelişmeler göstermiş.

Ne yazıkki 1843 yılında fabrikada çıkan ve nedeni saptanmayan bir yangın, Herend’in ilk zamanlarına ait neredeyse tüm antika parçaları yok etmiş. Sadece Stingl zamanına ait tek bir porselen eser kurtarılabilmiş. Buna rağmen Herend’i Herend yapan fabrikanın sahibi Morgan Fischer teslim olmamış ve azim ve çalışma hırsı ile her şey kısa sürede eski haline getirmiş. Hatta işletme daha sonra ilk Macar Sanat Fuarına, 1845’te Viyana Sergisi’ne, 1851’de Londra Sergisi’ne; 1853’te New York ve Paris Sergi’lerine katılarak ödüller kazanmış.

Ne yazıkki gezemediğimiz müzede, günümüze ulaşan ilk Herend örneklerinden, yeni üretilen koleksiyonlara kadar uzanan geniş bir ürün yelpazesi sergilenmekte. Sergilenen eserler arasında, üzerinde Mor Fischer’in portresi olan barok stilde bir vazo, Kraliçe Victoria’nın servis takımı, Macar Kraliçesi Elisabetta için hazırlanan “Gödölla” koleksiyonu ya da diğer adıyla Sissi’nin en sevdiği dekor gibi eşsiz parçalar bunlardan bazıları.

 Buraya kadar anlattıklarımla şehri gezdik sanmayın henüz. Bugün üçüncü günümüz ve esas gezi günümüz bugün. Geziye Kale Bölgesi’nden başladık.

Budapeşte Kraliyet Sarayı olarak da bilinen ve şehrin Buda yakasındaki tepede yer alan Buda Kalesi, Budapeşte Tarih Müzesi, Macaristan resim ve heykel sanatına dair 100 binin üzerinde parçanın yer aldığı Macar Ulusal Galerisi ve Ulusal Szechenyi Kütüphanesi’ni de içerisinde barındıran Dünya Kültür Mirası Listesi'nde bulunan yapı, 13.yüzyıl tarihli.

Şehrin en önemli kiliselerinden Matyas Kilisesi de burada bulunuyor. Buda, Osmanlılar tarafından alındığında Kanuni şükür namazını Matyas Kilisesi'nde kılar, şehirde 15 gün kalır, elde edilen muazzam ganimet ve esirlerle birlikte İstanbul’a döner. Kilise hemen camiye çevrilir ama yaklaşık 150 yıllık hakimiyetten sonra 1686’da kent kaybedilince kilise yıkılır. Defalarca yeniden yapılır. Bugünkü yapı 18 yüzyıl sonuna ait bir Neo-Gotik kilise. Restorasyon devam ediyor, dış cephenin bir bölümü ve kule pırıl pırıl ama yapının ana portali hala kapalı, iç mekanda ise, üç büyük vitraylı pencere dışındakiler pek dikkat çekmiyor. Ana girişte bizi bronz “Turul Kuşları” karşılıyor. Asya’dan gelişte Macarlara önderlik eden kuşlar bunlar. Bir de “Siyah Karga “ var, o da Kral Matyas’ın sembolü.

Balıkçı Tabyas ıolarak bilinen yapı, yalnızca görsellik amaçlı olarak ve balıkçılar loncası için yapılmış. Matyas Kilisesi'nin önünde boy gösteren bu anıt 1895’te inşa edilmiş konik külahlı bir yapı… Uzmanlar konik külahları göçebe Macar çadırlarına benzetiyorlar. Orta Asya’dan akrabamız olan Macarlar, biz Anadolu’ya gelmeden önce Orta Avrupa’ya yerleşip Hıristiyan oluyorlar. Biz de aynı yıllarda Müslümanlığı seçiyoruz. Çadırlar bizimkilere benziyor, savaş aletleri, koşum takımları, giysi parçaları ve süsleri hep aynı, konuştuğumuz dil, fonetik ve cümle yapısı olarak benziyor... Fiiller İngilizce, Almanca gibi çekimli değil, Türkçe gibi bitişik ekli (gidi-yor-um, konuşu-yor-sun). Kilise ile aralarında Hristiyanlığı Macaristan’ın dini olarak benimseyen Aziz Istvan’ın at üzerinde heykeli bulunmakta. Kilisenin biraz daha batısında 18 yüzyıldaki veba salgınından kurtulmanın anısına bir heykel dikilmiş. Kumdan kaleleri andıran masalsı görüntüsü görülmeli.

Yalnız bugün saat 12.00’de yine formal bir yemeğimiz var. Kale’de, Halászbástya Restaurant’ta... Bugünkü randevumuz ise önceki Cumhurbaşkanı H.E. Paul Schmit ve eşleri H.E. KatalinMakray, Macar ve Türk Büyükelçileri de eşleri ile olacak. Kesinlikle geç kalmamalıyız. Bu arada söylemeyi unuttum. Bugünkü buluşma, gezi programına dahil olduğu için çok şükür ki topuklu ayakkabılarımızla değiliz. Çok mutluyuz bu nedenle.

Gezimizi tam saatinde bitirip yine bizim için özel olarak hazırlanmış salona geldik. Restorantımız oldukça şıktı. Tuna Nehri'ne ve Parlemonto Binası'na bakıyordu. Manzaramıza ve keyfimize diyecek yoktu. Yanıma denk düşen hanımın Budapeşte Valisi’nin eşi olduğunu öğrenmiştim. Yaptığımız uzun sohbette o bana Macaristan hakkında, ben de ona Türkiye hakkında bilgiler verdim. Bana istersem Fahri Konsolos olabileceğimi söyledi. Aslında neden olmasın ki, bunu düşünmeye karar verdim.

Macarlar gerçekten sıcak insanlar. Dillerinin ses vurgulamaları da Türkçe'ye benziyor. Bazen onlar konuşurken acaba etrafımda Türkçe mi konuşuluyor diye dönüp bakıyorum. Türkler ile akraba olduklarını söylemeleri, Türkleri, Atatürk’ü sevmeleri beni son derece mutlu etmişti. Burada kendimi gerçekten huzurlu hissettiğimi düşündüm. Sanki evimizde gibiydik. Huzurlu ve güvendeydik.

Önceki cumhurbaşkanının grubumuza yaptığı sıcak konuşmanın ardından keyifle yemekler yenilip, kahveler içilip, hatıra fotoğrafları da çekildikten sonra İstanbul’da buluşmak üzere vedalaşma vakti gelmişti. Zamanımız oldukça daralmıştı. Gezimize devam etmeliydik.

Bu bölgeye yakın, gezmediğimiz Şehir Parkı (Varoşliget) kalmıştı. Parkın girişindeki Kahramanlar Meydanı’na geldik. Meydan, Macar Devleti’nin kuruluşunun 1000 yılı (1896) için tasarlanmış ama tamamlanması 1929 yılını bulmuş. Büyük tasarımın merkezindeki sütunun üzerinde baş melek Gabriel (Cebrail) yer alıyordu, aşağıda önde, devletin kurucusu Prens Arpadve altı Macar soylusu temsil edilmişti. Kahramanlar Meydanı'na hakim olan Binyıl Anıtı’nda, Gyorgy Zala’nın savaşı temsil eden iki tekerlekli araba figürü dikkat çekiyordu. 

Meydanda yeterince vakit geçirildi, bol bol resimler çekildi. Ancak ne yazıkki meydanın en önemli yapılarından Güzel Sanatlar Müzesi’ni gezmeye vakit kalmamıştı yine, ağlamak istiyordum. Grubumuz oldukça yorulmuştu ve gruptan ayrılmak da olmayacaktı. Zaten müze de kapanmak üzereydi. Özellikle gruplarla olunca müzeleri gezmeme vakit kalmıyor, her gittiğim yerden ‘ yine göremediğim çok şey kaldı, tekrar gelmeliyim’ hissiyle ayrılıyordum. Akşam kahvelerimizi almak üzere ben de tıpış tıpış onlara katıldım ve meşhur Cafe Gerbeaud’ya doğru yola çıkmıştık.

Geçen sefer ünlü New York Cafe’de kahve molamızı yapmıştık. Bir Amerikan sigorta şirketinin yaptırdığı binanın alt kat köşesine yerleşen kafe belki de dünyanın en şık kafesi. Burayı da tavsiye etmeden geçemeyeceğim.

Kahvelerden sonra son kalan vaktimizi değerlendirmek üzere alış-veriş için Büyük Market’e gitmeye karar verdik. Ancak bu esnada başımıza gelen olayları burada anlatabilmem mümkün değil. Oldukça sıkıntılı saatler yaşadık. Neyse sonuçta herkes iyi çok şükür. Yaşadıklarımız her ne kadar iyi anılar olmasa da yine de yaşanmışlıkları ile hafızalarımızda yerlerini aldılar.  Konuyu grup biliyor ve her şeyin bir sonu geldiği gibi bu gezimizin de sonuna gelmiştik.  Bugünkü programda Opera Binası ziyareti ve Gödöllő vardı.

Opera Binası, Budapeşte’nin Champs Elysée’si olarak bilinen Andrassy Bulvar’’ı üzerinde yer alıyor. Mimarisi ile Budapeşte’nin en güzel binalarından biri. Yapımı dokuz yılda tamamlanan bu gösterişli yapı, Avrupa’nın en güzel opera binalarından biri olarak tanınıyor. Bin iki yüz kişilik bir müziksever kitlesini ağırlayabilecek genişlikteki binanın iç bölmeleri ünlü Macar ressamlarının eserleriyle bezeli. 1853’ten beri Opera’da Macar Flarmoni Orkestrası performans sergiliyor. Burada bize mini bir konser verildi ve şampanyalar ikram edildi.

 Arada Domonyvölgy’de yemek yemek ve Horse Show izlemek üzere mola verildi. Sakinlik, huzur, doğa sevenlere tavsiye ederim.

Buradan sonra Avusturya-Macaristan İmparatoru Franz Joseph’in güzeller güzeli eşi Kraliçe Sissi’ye ait yazlık saraya doğru yola çıkıldı.

Gödöllö’deki Grassalkovich Malikanesi 1741 yılında inşa edilmiş.

Saray kraliçenin Budapeşte’de en sevdiği yer olarak biliniyor. Sissi’yi Macar halkı çok seviyor. Benim de yakından ilgilendiğim, döneminin en güzel kadını olarak bilinen ve hayatının özellikle son dönemleri acılar içinde geçen bir kraliçe, Sissi. Şahsına özel porselenler üretilen bu mahsun kraliçeye karşı benim de hissi bir yakınlığım var. Onun yaşadığı bu mekanda geziyor olmak bende garip duygular uyandırıyor. Sissi’yi seviyorum. Sanırım onun izlerini aramaya tekrar Budapeşte’ye geri geleceğim bir gün. Bu duygularla Budapeşte’den ayrılıyorum..

Çok sevgilerimle,

Dr.Öğr. Üyesi Hülya Kalyoncu